Diferansiye Tiroid Kanserli Hastalarda Tedavi Sonrası Rekürrens Riskinin Değerlendirilmesi


Tezin Türü: Tıpta Uzmanlık

Tezin Yürütüldüğü Kurum: Karadeniz Teknik Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Dahili Tıp, Türkiye

Tezin Onay Tarihi: 2014

Tezin Dili: Türkçe

Öğrenci: Rahman Köseoğlu

Danışman: Mustafa Koçak

Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu

Özet:

Bu çalışmada Ocak 2006 – Nisan 2011 tarihleri arasında, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesinde veya dış bir merkezde diferansiye tiroid kanseri tanısı almış ve total tiroidektomi sonrası RIA tedavisi uygulanmış 18 yaş ve üzeri 300 hastanın (239 kadın,61 erkek) bilgileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızda hastalar başlangıçta Amerikan Tiroid Derneği risk belirleme sistemine göre düşük, orta, yüksek risk gruplarına ayrıldı. Ayrıca hastalar tedaviye verdikleri yanıta göre çok iyi, kabul edilebilir ve eksik yanıt olarak gruplandırıldı. Böylece ATA risk belirleme sisteminin hastalığın erken dönemdeki tekrarlama olasılığını tahmin etmedeki etkinliği ve hastaların tedaviye verdiklere yanıt ile ilk risk tahminlerinin gözden geçirilerek nasıl birleştirilebilecekleri tartışıldı. Ayrıca çalışmamızda cinsiyet, yaş, tümör çapı, multifokalite, AJCC (American Joint Commitee on Cancer) evresi, kapsül invazyonu ve hasta takiplerinde ölçülen suprese ve stimüle tiroglobulin değerleri gibi değişkenlerin takip sonrası dönemde persistan veya rekürrens durumunda olmayla ilişkisi değerlendirildi. Çalışmamızda AJCC evreleme sistemine göre hastaların % 69.3'ü evre 1 grubunda (208/300), % 23'ü evre II (69/300), % 6.3'ü evre III (19/300), % 1.3'ü ise evre IV grubunda (4/300) idi. ATA risk belirleme sistemine göre ise hastaların % 54.7'si (164/300) düşük riskli, % 39.7'si (119/300) orta riskli, % 5.7'si (17/300) ise yüksek riskli grupta idi. Hastaların tedaviye verdikleri yanıta bakıldığında; % 79.7'sinin (239/300) tedaviye çok iyi yanıt, % 11'inin (33/300) kabul edilebilir yanıt, % 9.3'ünün (28/300) ise eksik yanıt verdiği görüldü. Histopatolojik inceleme sonucunda hastaların % 82.7'sinde ( 248/300) papiller kanser, % 13.3'ünde folliküler kanser, % 4'ünde (12/300) hurthle hücreli kanser tespit edildi. Çalışmamızda ortalama tümör çapı 1.91 cm ± 1.2, ortalama tanı yaşı 46.2 ± 13.18 (erkeklerde 49.5 ± 13.2, kadınlarda 45.3 ± 13.0) olarak bulundu. Hastaların % 21'inde (63/300) takip sonrası son durumda persistan veya rekürren hastalık tespit edildi. Başlangıç tedavisine verilen yanıta dayanarak persistan yapısal veya rekürren hastalığın uyarlanmış risk tahmininin düşük risk grubunda olup tedaviye çok iyi yanıt verenlerde % 7.3'den % 2.9'a, orta risk grubunda olup tedaviye çok iyi yanıt verenlerde % 14.3'den % 5.3'e, yüksek risk grubunda olup tedaviye çok iyi yanıt verenlerde ise % 70.5'den % 60'a düştüğü görüldü. Çalışmada ilk iki yıldaki tedavi ölçütlerine göre takip sonunda hastalıksız olma durumuna bakıldığında, düşük risk grubunda tedaviye çok iyi yanıt vermenin, orta risk grubunda stimüle Tiroglobulin < 1 ng/ml olmasının veya tedaviye çok iyi yanıt vermenin , yüksek risk grubunda ise suprese Tg < 1ng/ml olmasının, takip sonunda hastalıksız olmayı daha güçlü tahmin ettiği görüldü. Çalışmamızda ortalama tanı yaşının erkek hastalarda daha yüksek olduğu görüldü. Takip sonrası dönemde persistan yapısal veya rekürrens durumunda olmanın tanı esnasındaki yaşın ve tümör çapının yüksek olmasıyla ilişkili olduğu görüldü. Tiroiditin, multifokalitenin ve tümör kapsül invazyonunun ise takip sonrası dönemde persistan yapısal veya rekürrens durumunda olmayla ilişkili olmadığı görüldü. Çalışmamızda hastalık evresinin ileri olmasının (evre III, evre IV) takip sonrası durumda persistan yapısal veya rekürrens durumunda olmayla ilişkili olduğu görüldü. Kadın cinsiyetinin takip sonrası dönemde hastalıksız olmayla, erkek cinsiyetinin ise persistan yapısal durumda olmayla pozitif ilişkili olduğu görüldü. Rekürrens ile cinsiyet ilişkisinin anlamlı olmadığı görüldü. Çalışmamızda post-op-pre-ablatif dönemde ölçülen Tg, stimüle ve suprese Tg değerlerinin takip sonrası dönemde hastalıksız olma veya persistan yapısal veya rekürrens durumunda olmayla ilişkili olduğu görüldü. Çalışmamızda post-op Tg değeri için 9.5 ng/ml, stimüle Tg için 1.7 ng/ml ve suprese Tg için 0.3 ng/ml takip sonrası dönemde rekürrens riski için cut-off değer olarak bulunmuştur. Çalışmamızda başlangıç tedavisine verilen yanıta dayanarak oluşturulan yeni risk hesaplanmasının daha dinamik olduğu ve takip sonu durumu daha iyi tahmin ettiği ve bizlerin hastaları bu riske göre daha özel ve yakın takip etme avantajı sağladığı görüldü. Sonuç olarak, çalışmamızda ATA risk sınıflamasının, başlangıçta rekürren/persistan hastalığı tahmin etmede kullanışlı bir sistem olduğu görüldü. Fakat sadece riske göre uyarlanmış izlemin hastanın tüm ömrü süresince değişmeyen başlangıçtaki risk tahminlerine göre yapılamayacağını da gösterdi. Her hasta için özel, dinamik ve tam risk tahminleri elde etmek için risk belirleme sistemiyle tedaviye yanıt değişkenlerininin birleştirilmesine ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.